Bireysel Yazılar · 7 min read ·
Yapmamamız gereken işler
Bir ofis gününü kuran araçların en eskisi kırk yedi yaşında, ve elinizden yapay zekayı alsalar ajandanızda geriye on beş dakika kalıyor. O boşluktan çıkan şey bir kayıp değil, kırk senedir ödünç alınmış bir iş.
Bir beyaz yakalının gününü kuran araçların en eskisi kırk yedi yaşında. İlk elektronik tablo 17 Ekim 1979'da satışa çıktı, ilk sunum yazılımı 20 Nisan 1987'de. Sekiz saatinizin iskeleti, insanlık tarihinde bir parantez bile değil; bir dipnot.
Aynı yıllarda bu ülkede çalışan her yüz kişiden kırk altısı tarladaydı. Bugün on dördü. Bir kuşak tarlayı bıraktı, şehre geldi ve torununu bir ofiste masa başında gördü; iyi mi oldu kötü mü diye de yıllarca tartıştı. Bugün o soruyu ciddi ciddi soran kimse yok, çünkü soru cevaplanmadı, sadece cevabı verebilecek kadar iki tarafı da görmüş insan kalmadı.
Kendime şunu sordum: veri merkezleri bombalansa, yarın sabah elimden yapay zekayı alsalar, ajandamdaki işlerin kaçını baştan sona kendim yapabilirim? Listeyi tek tek çıkardım. Bir rakip analizinde veriyi ben toplamıyorum, özeti ben yazmıyorum, tabloyu ben kurmuyorum; sadece hangi soruyu soracağıma karar veriyorum. Bir sunumda iskeleti ben kurmuyorum, cümleleri ben yazmıyorum; sadece hangi cümlenin yanlış olduğunu söylüyorum. İkisi de karar vermekten ibaret, ve toplam on beş dakika sürüyor.
Geri kalan yedi buçuk saati ne dolduruyordu?
Boşluğun içine bakınca kaybettiğim bir şey çıkmadı, kırk senedir ödünç aldığım bir şey çıktı. Bu da ilk değil: elektrik motoru 1880'lerden beri ortadaydı, fabrikaların verimliliği 1920'lere kadar kıpırdamadı. Fisyon 1938'de keşfedildi, ilk kullanılabilir elektriğini 20 Aralık 1951'de verdi. Her seferinde alet erken geliyor, örgütlenme geç değişiyor, ve arada kalan kırk sene sonradan bir geçiş dönemi olarak anılıyor.
Biz o kırk senenin içindeyiz, ve bu yazının iddiası şu: o işleri en baştan bizim yapmamamız gerekiyordu.
Korku işsiz kalmakla ilgili değil
O soruyu ilk sorduğumda aklıma gelen cevap işle değil alışkanlıkla ilgiliydi: sabah açtığım şeyi açamamak. Bu cevap asıl kısmı bir süre benden sakladı, çünkü bir aleti özlemekle o aletin altında ne kaldığını bilmemek arasındaki farkı ancak listeyi çıkarınca gördüm.
İnanılmaz bir boşluk var.
Bu yazıyı yazmamın sebebi de zaten bu boşluk. Korkunun işsiz kalmakla ilgili olduğunu sanıyordum, değilmiş. İşsiz kalmaktan korkan insan ne yapacağını gayet iyi bilir ama yapacak yer bulamaz; bendeki his bunun tam tersiydi, çünkü yapacak yer duruyordu ve ne yapacağımı hatırlamıyordum. Kovulmaktan çok, direksiyonda olduğumu sandığım arabada yıllardır yolcu olduğumu fark etmeye benziyordu. Bir aleti kaybetmekten değil, o aleti kullanmaya başladığımdan beri kendi elimle yaptığım hiçbir şeyi sayamamaktan korkuyordum.
Boşluğun içinde kırk senelik bir iş duruyor
Bir dönüp kendinize sorun: son yirmi dört saatte yaptığınız işlerin kaçını yapmakla gerçekten yükümlüydünüz?
Soruyu her gün beceri isteyen, elle yapılan, karşılığı doğrudan görünen işler için sormuyorum. Bir ustanın, bir aşçının, bir hemşirenin günü bu yazının konusu değil, çünkü onların gününü kimse "aslında yapılmasa da olurdu" diye tarif edemez. Beyaz yaka için soruyorum: çok iş yaptığını sanan, ama gün bittiğinde ortaya elle tutulur bir şey koyamayan takım için. Ben de o takımdanım.
Excel'de bir şey hesaplamak. Sunum hazırlamak. Projeksiyon çıkarmak. İçerik hazırlamak, o içeriğin performansını takip etmek, üstüne raporlamak, altına bağırmak.
Fark ettiyseniz bu listenin tamamı çok yeni, ve ne kadar yeni olduğunu görmek için bir beyaz yaka gününü kuran araçların ne zaman icat edildiğine bakmak yetiyor:
Şimdi aynı güne iki yüz sene sonrasından bakın: insanlığın on bin yıllık iş tarihinde, kırk senelik bir parantez içinde icat edilmiş görevleri, insanın doğasına ait bir zorunluluk gibi savunuyoruz. O noktadan bakınca şu kanıya vardım: biz o görevlerin hiçbirini kendimiz yapmamalıymışız.
Milyonlarca insan bunu zaten biliyordu
Bu düşünce beni şuraya itti: milyonlarca insan, otuz kırk sene boyunca, aslında yapmaması gereken işlerde çalışmış.
Bu işlerin gereksizliğini ilk fark eden ben değilim. David Graeber 2013'te bu işleri, çalışanların "gerçekten gerekli olmadığını gizliden gizliye bildiği" işler diye tarif etmişti. İki sene sonra YouGov aynı şeyi ölçtü ve çalışan İngilizlerin %37'si işinin dünyaya anlamlı bir katkı yapmadığını söyledi; yarısı yaptığını söyledi, %13'ü emin olamadı. Yani bu his ne herkesin hissi ne de bir avuç mutsuzun hissi, üçte birlik ve yerinden kıpırdamayan bir his.
Korku tam burada taraf değiştirdi.
Boşluğa bir hafta sonra tekrar baktığımda içinin dolmaya başladığını gördüm, çünkü hayal gücü boş bıraktığınız yere kendiliğinden bir şeyler koyuyor. Yapay zekadan önce nelere ilgi duyduğumu sordum kendime: fikir üretmek, pazarlamak, insanları bir araya getirmek. O günlere döndüm ve onları hatırladım. Sırf kolay olduğu için yaptığım, yani bu geçiş döneminin sırtından geçindiğim işleri listeden çıkarınca geriye kalan tam olarak buydu, ve zaten en baştan yaptığım şey de buydu.
Bu düşüncenin beni rahatlatmasının sebebi iyimserlik değil, muhasebe. Bir işin kaybolması, ancak o işin en baştan var olması gerekiyorduysa kayıptır; kırk senelik bir parantezin kapanmasına kayıp demek için önce o parantezi insanlığın asıl metni sanmak gerekir. Yapay zeka hakkında düşündüğüm en olumlu şey de bu oldu, çünkü kaybettiğimizi sandığımız şeylerin çoğunun aslında bize ait olmadığını gösteriyor.
Boşluk, kaybettiğim şeyin ölçüsü değildi. Kırk senedir ödünç aldığım şeyin ölçüsüydü.
Buna geçiş dönemi diyeceğiz
Başta geçtim, şimdi açayım: kırk senelik gecikmenin sebebi aletin kendisi değil.
Paul David'in 1990 tarihli makalesi elektriğin hikâyesini tam olarak böyle anlatır. Fabrikalar elektriği bulduklarında yaptıkları ilk şey, eski buhar milini elektrikle döndürmek oldu; kayışlar, kasnaklar ve tavandaki mil olduğu gibi kaldı, sadece ucundaki güç kaynağı değişti. Kazanç kırk sene sonra, kayışlar söküldüğünde ve her tezgâha kendi motoru konduğunda geldi. Yani o kırk sene aleti öğrenmekle değil, binayı yeniden kurmakla geçti.
Fisyon daha hızlıydı, ve yine de yavaştı: keşiften dört ampulü yakan ilk reaktöre on üç sene, ilk iddialı kehanete on altı sene.
Üç sene sonra, 16 Eylül 1954'te, ABD Atom Enerjisi Komisyonu başkanı Lewis Strauss bilim yazarlarına çocuklarımızın evlerinde "sayaç tutmaya değmeyecek kadar ucuz" elektrikten faydalanacağını söyledi. Tutmadı. Cümle bugün, bir sektörün fazla söz verip az teslim etmesinin standart örneği olarak anılıyor.
Bunu Strauss'u küçümsemek için yazmıyorum. Geçişin tam ortasında duran adamın geçişten sonrasını en fazla ıskalayan kişi çıkması bu işin kuralı gibi duruyor, ve şu anda o adamın yerinde duran biziz.
Ayırt edebilecek son kuşak biziz
Asıl soru şu: bu iyi mi kötü mü tartışmasını kaç kişi gerçekten yaşıyor?
Sadece geçişin içinde duranlar. Yani bizler.
Geçiş kuşağını, iki dilin birlikte konuşulduğu son kuşak gibi düşünün. Eskisinin neyi iyi yaptığını söyleyebilecek tek insanlar onlardır, çünkü kendilerinden sonrakiler yalnızca yenisini konuşur ve özleyecekleri bir şey kalmaz.
Douglas Adams'ın 29 Ağustos 1999'da yazdığı üç kuralın ilki şudur: doğduğunuzda dünyada zaten var olan her şey "sadece normaldir". Torunum için yapay zeka normal olacak, ve kıyaslayacağı bir "önce" bulamayacağı için iyi mi kötü mü sorusunu sormasına gerek de kalmayacak. Karşılaştıracak bir şey yoksa insan ne yapabilir ki.
Bu yüzden "yapay zeka iyi mi olacak, kötü mü" sorusunun en iyi cevabı hâlâ "ikisi de olabilir". Fakat cevabın kendisi belirleyici değil; belirleyici olan, o cevabı verebilecek durumdaki tek kuşağın biz olmamız, çünkü hem öncesini yaşadık hem de sonrasını kuruyoruz.
Tarihin bunu bizim yerimize değerlendireceğini varsaymayalım. Değerlendirme karşılaştırma yapabilen bir insan gerektirir, ve o insan yalnızca geçiş döneminde bulunur. Bizden sonrakiler bu aletin iyiye mi kötüye mi kullanıldığını sormayacak, sadece nasıl kullanıldığını devralacaklar.
Öncü olmak da burada büyük bir laf değil, oldukça dar bir iş: hangi işi neden devrettiğinizin, hangi işi neden kendinizde tuttuğunuzun kaydını tutabilen tek kuşak sizsiniz. Kırk sene sonra o kaydı okuyacak olan, karşılaştırma imkânı olmayan biri. Ona bırakacağımız şey bir tartışma değil, bir alışkanlık olacak.